sihirli ayna geleceği, geçmişi, kimin güzel olduğunu gösteren değildir. benim için sihirli ayna varolanı değil, eksik olanı gösterendir. çünkü insanın her gün aynalara bakıp kendinde varolanları görmektense, eksik olanı görüp, onları tamamlamaya çalışması çok daha erdemlidir.
şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak hakikati keşfedemezsin. kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. o yüzden kendini kim olduğunu aynalarda arama. başkasının seninle konuşması, sana bakışı senin kendi aynan olsun. bir insanın hatta bir kedinin, bir köpeğin sana davranışlarıa bak. senden korkuyorlar mı, hemen yaklaşıyorlar mı, senin yanında rahatlar mı, sana istedikleri gibi davranabiliyorlar mı? bunlara bak ve kendini gerçek aynada gör.

'bir varmış, bir yokmuş' anektodları

'bir varmış, bir yokmuş'un peşinde koşan insanlar ne var olur, ne de yok olabilirler.

bir varmış, bir yokmuş'un en modern ve hızlı hali facebook'ta ilişki var, ilişkisi yok geçişi.

masalların bir varmış, bir yokmuş ile başlamasının nedeni hiçbir zamanda hiçbir yerde olmalarıdır. bir varmış, bir yokmuş aslında masallara inanmamak için bir uyarıdır.

'bir varmış, bir yokmuş' da insanla beraber büyür.

felsefedeki varlık ve yokluk tartışmaları belki de bir filozofa annesinin 'bir varmış, bir yokmuş' ile masal anlatmasıyla başlamıştır.

çağımızın weba'sı uykusuzluğun çözümü belki süt içmek değil, 'bir varmış, bir yokmuş'lu bir masal dinlemektir.

kimse 'bir varmış, bir yokmuş' için yeterince olgun değildir.

filozoflar varlık ve yokluk'u tartışırken uykularının gelmesi bir 'bir varmış-bir yokmuş' alışkanlığıdır.

insan bazen 'develerin tellal, cücelerin berber, dedesinin beşiğini tıngır mıngır sallandığı bir varmış, bir yokmuş dünyasında yaşamanın nasıl olacağını merak ediyor.

bana çok güvensizlik veriyorsunuz. size bir varmış, bir yokmuş diyebilir miyim?

bir masal yazsam sonuna bir varmış, bir yokmuş'u koyardım. sev, gez, izle, keşfet, itiraf et, haykır, bırak, varol, sen ol. çünkü bir varmış, bir yokmuş....

her güne bir varmış, bir yokmuş ile başla. her gün sana masal gibi gelsin.

ben bir varmış, bir yokmuş'un değil, sonunda gökten düşen üç elmanın peşindeyim.






#blogfırtınası

Millet her yerde blog challenge’ları yapıyor, yazmaya teşvik olsun diye, bizde tık yok. Onunçün ben de yabancı bir sitede bulduğum 30 günlük bir challenge’ı aldım, Türkçe’ye uyarladım. Şimdi biz de Deniz'le birlikte yapıcaz bunu.
Challenge yerine ne desek Türkçe’de? Bilemedim. Ödev diyelim.
Nedir yani? Şöyle bi şey:
31 gün. 31 ödev. Aralık ayı boyunca her gün bir yazı.
Katılmak isterseniz bekleriz, katılırsanız twitter’da hashtag’lemeyi (#blogfırtınası) unutmayın ki takip edebilelim. Hatta bu yazıya link verirseniz, burada da birikir pingleriniz, güzel olur, hem belki başkaları da katılır, hep beraber birbirimizi gaza getiririz. İnternet mimi gibi bir şey aslında işte. Haaa hangi günün ödevini yapıyor olduğunuzu da belirtin tabii yazının bir yerinde bence.
Ödevler şöyle:
Gün 1. Yazınıza “Bir varmış, bir yokmuş” ile başlayın.
Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…
Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.
Gün 4. Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.
Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.
Gün 6. “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.
Gün 7. En sevdiğiniz mevsimi yazınızda okuyuculara da yaşatın.
Gün 8. En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.
Gün 9. Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.
Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.
Gün 11. İlk işiniz hakkında yazın.
Gün 12. Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.
Gün 13. Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.
Gün 14. “Fırtınalı ve karanlık bir geceydi…” Yazıya bununla başlıyoruz, sonra neler oluyor bakıyoruz.
Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.
Gün 16. Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.
Gün 17. Bugüne kadar yaptığınız en güzel tatili yarattığınız bir karakter yaşamış gibi anlatın.
Gün 18. En sevdiğiniz kitabın adı yazınıza ilham versin.
Gün 19. Çocukkenki halinizi hikayenizdeki bir karakter olarak anlatın.
Gün 20. Burcunuzun özellikleriyle bir karakter veya bir dünya yaratın.
Gün 21. Dışarı çıkın ve dışarıda gördükleriniz hakkında yazın.
Gün 22. Geçmiş hayatınızda biriymişsiniz. Kimmişsiniz? Ne yaparmışsınız?
Gün 23. En sevdiğiniz kurgu karakterin günlüğüne yazdığı bir yazıyı yazın.
Gün 24. Bir gemi veya araba yolculuğundasınız, sizden yaşamak isteyeceğiniz yol hikayesini bekliyoruz.
Gün 25. Su temasına dair aklınıza geleni yazın.
Gün 26. Geleceği hayal ettiğinizde ne görüyorsunuz? Bilim-kurgudan bahsediyoruz, evet!
Gün 27. En sevdiğiniz peri masalına yeni bir son yazın.
Gün 28. Şu an olduğunuz kişiyi bir hikayedeki bir karaktere çevirin.
Gün 29. Ne yazarsanız yazın, sonu bitmemiş olsun, “devamı gelecek” hissi uyandırsın.
Gün 30. İlham perinize bir mektup yazın.
Gün 31. Konumuz yeni yıl. Yeni yıldan beklentileriniz, yeni yıl kararlarınız ya da aklınıza ne gelirse…

hakan kalp aslı

ben içinde erkeklere karşı hep bir intikam duygusu besleyen, onlara çok inanmayan, onları  hormonları ile hareket eden sevgisiz varlıklar olarak gören o kızdım. her zaman kız arkadaşlarım tüm erkeklerden daha önemliydi. kendini bir adama çok kaptıran kadınları da pek anlamazdım. hatta onlara karşı çok sert davranırdım ve de kendilerini çok kötü hissettirirdim. çünkü aşka, sevgiye, ilişkilere sadece akılla bakıyordum. kalbiyle hareket etmenin ne olduğunu bilmiyordum. ben bir adamla tanıştım, sonra kalbime de seçme ve seçilme hakkı verdim. çünkü bu adama bildiğim hiçbir taktik formül işlemiyordu.

flört aşamamıza 'kaçan kovalanır' taktiği ile başladım önce. kaçtım, kaçtım, çok çok uzaklaştım. sonra baktım beni kovalayan yok. hatta kaçarken birkaç kere çok fena düştüm. bu adam kaçtığımı bile görmüyordu, "görmek istiyorsan gelirsin, konuşmak istiyorsan ararsın" mantığındaydı. yolu dümdüzdü. ben hep dönemeçlerle vakit kaybetmeye alıştığım için düz yoldan gitme fikri bile bana korkutucu geldi başta. "buluşalım mı" diye mail yazacağım mesela, gidip "iki insanın bir araya gelmesiyle ortaya çıkan şeyler" konulu makale yazıyorum adama. o bana sadece "ne zaman buluşalım" diye cevap veriyor, beni kısaltıyordu. ben hakan'la beraber ne istiyorsam onu söylemeyi öğrendim.  

ben sosyal asosyallerdenim ama hep bi triplerdeyim o zamanlar. sürekli bir gezmelerdeyim, şarap masalarında hep bir şuh kahkalar.. hep kendimden bahsediyorum ama. benden değerli hiçbir şey yok, konu benden bağımsızlaşınca sıkılıyorum mesela. yine başka bir yere dalıp ertesi gün ne giyeceğimi düşünüyorum. hayatımda "sen" kelimesi yok. hakan da tam tersi. biriyle konuşurken, onun hikayesinin kendini ilgilendiren kısımlarını sorgulamıyor. kişinin hikayesi ile ilgili sorular soruyor. içten ilgileniyor. ben hakan'la beraber insanlara soru sormayı onları dinlemeyi öğrendim. 

benim bir yatılı okul geçmişim var. yatılı okullar insana çok şey katar ama çok şey de alır. her şey ile kendin başetmek zorunda kalırsın. ama aslında onlarla başedemeyecek kadar küçüksündür. güçlenirsin ama bu güç bazen yanlış yere kas yapmak gibidir. çünkü o kası kullanmayı bilmezsin. bir de bütün bu içsel kaoslar yanında çok bariz şeyleri bilmezsin. sabah uyanınca üzerine hırka, ayağına çorap giymen gerektiği gibi küçük şeyleri... ben eskiden çok hasta olurdum ama bu hastalıkların da aslında sadece bi hırka ve çorapla geçeceğini bilmezdim. hakan'la beraber hırka ve çorap giymeyi öğrendim.

fransız dadılar tarafından büyütülmedim. ama beni fransız dadılar büyütmüşcesine oluşturduğum bir yemek yeme adabım vardı. yemek yerken dirsekler mutlaka masanın üzerinde durur, et yemeği olduğunda çatal bıçak mutlaka kullanılır. salata kaseleri ayrı olmalıdır ve herkes ortadaki salata yerine kendi küçük tabağındaki salatadan yemelidir... bir gün bir baktım hakan bayağı ortadaki salatayı kaşıkla yiyiyor. "böyle suyunu da rahatlıkla hüpletebiliyorsun." diyor. ben de salataya kaşığımla daldım. baktım ki öylesi çok daha eğlenceli. hakan'la beraber salatayı kaşıkla yemeği öğrendim.

hakan'la ilişkimiz ciddileşmiş. bi evlilik fikri var ikimizde de ama kimse tam olarak dillendirmiyor. ben o zaman çevrenin bilinçaltıma soktuğu şeylerden de yola çıkıp çok şahane bir evlilik teklifi bekliyorum hakan'dan. yemekli, sürprizli, viral film olabilecek kadar güzel "işte bana da böyle evlenme teklif edilir" dedirtecek bir teklif. sonra bir gün motorumuzla eve giderken hakan dönüp bana, "biz de evlensek mi" ya diyor. ne diyorum tam duymuyorum, "biz de evlensek mi" diyor. ve o gece hayatımızın en güzel gecelerinden birini yaşıyoruz. ikimiz de mutluluktan uyuyamıyoruz. sonra ben bu evlilik teklifini kafamdaki evlilik teklifine uymadığı için hakan'a tek taşlı romantik yemekli bir evlilik teklifi daha yaptırtıyorum. ama o ilki gibi olmuyor. ben hakan'la öğretilmiş senaryoların değil, kendi senaryonun seni gerçekten mutlu ettiğini öğrendim. bi de tek taşın aslında hiç umrumda olmadığını.

hakan da ben de uçakları sevmeyiz. bineriz ama sevmeyiz. ben bunu hep kompleks haline getirip kendimi sıkıp sıkıp bir şekilde uçağa biniyordum. yediremiyordum kendime çünkü, neden herkes biniyor da ben binemeyeyim hayır aslı sen de bineceksin diye kendimi hep zorluyordum. hakan ise bu yoksunluktan dolayı kendine çok güzel bir çıkış noktası bulmuştu. motor. hayallerinde uçakla bir yere gitmek yoktu ama motorla mısıra gitmek vardı mesela. o görmek istediğimiz ülkelere bir de yol hikayesi ekleyip gidebilmek vardı. ben hakan'la hayallerine bir gidiş yolunun mutlaka olduğunu öğrendim.

bu yüzden hakan boşu boşuna öğretmenler gününde doğmamış, bence herkesin ondan öğreneceği çok şey var. ondan her gün yeni şeyler öğrendiğim için de ben çok çok şanslıyım.




totaliter rejime giriş

biz korkağız. evet. eskiden beri kendimiz gibi olmayandan korkmaya programlandık. karşı taraftan hep kötülük bekledik. "eğer senin gibi değilse, sana kesin bir zarar verir" olgusu dayatıldı bize. o yüzden kutuplaşınca güvende hissettik kendimizi. ekvator çizgisinde beraberce muson ikliminde yaşamaktansa, kutuplarda donmayı tercih ettik. bunun nedeni de sadece güvensizlikti. amerika'lılar salaktır, çingeneler pistir, karadenizliler tehlikelidir, yunanlılar hırsızdır... hep başkasının oluşturduğu kalıpların arkasından yürümeyi tercih ettik. kendi kabımızı oluşturup onda su olamadık. buunduğumuz kabın şeklini alamadık. çünkü bizim gibi olmayan herkes tehlikeliydi. peki bunun aksi neydi? bizim gibi olanlar da bizim için güvenliydi. onlar ne yaparsa doğruydu. onlar haklıydı. onların ahlaki açıdan yaptığı yanlışlar görmezden gelinirdi. çünkü dediğim gibi onlar bizdendi. ve bizden olmaları yaptıkları bütün hataları görmezden gelmeye yeterdi. taciz mesela. tacizin kendisi kötü bir şeydir. onu yapanın kim olduğuna göre kötü ya da iyi olmaz. ama bu hükümet ile ahlak değerlerimiz o kadar değişti ki, doğru-yanlış kriterini belirleyen yapılan şey değil, onu kimin yaptığı oldu. adalet sistemi ahlak değerlerine bağlandı. ahlak değerleri de hükümete. ve şu anki en tehlikeli damarı da budur. ahlak değerlerinin değişmesi, totaliter rejimin sinyallerini verilir. bu sinyalleri görüp direksiyonu çevirmek ya da bile bile yola devam etmek... bu da artık bizim elimizde.



yeni trend: olduğun şey olmamak

biz kadınlar ne zaman bu kadar kendimizin dışına itildik ve kendimiz gibi olmamakla övünmeyi bu kadar normal bulduk bilmiyorum. trend'leri belirleyen bir grup psikopat yeni trend olarak "olduğun şey olmamak'ı" buldu ve hepimiz bu ilüzyonda kaybolmaya başladık.

mesela hamilelik. hamilelikte son trend, hamile gibi olmamak. "hamileliğinin belli olmaması, göbeğinin çıkmaması" iyi bir şey gibi algılanıyor. böyle bir şey olabilir mi? ya da böyle bir şey neden olur? hamileleğin doğasında kilo almak varken, hamileyken kilo almamak nası bir övünç haline gelir? "hamileliğimin 5. ayına kadar kimse hamile kaldığımı anlamadı oley" nasıl bir ego yoksunluğudur anlamıyorum. ama bunu yapan kadınları da suçlamıyorum. bunu trend yapan ve bilinçaltımıza sokan psikopatları suçluyorum.

mesela yaşlanmamak. yaşını göstermemek sanki bir beceri, sanki bir başarı, sanki bir sosyal sorumluluk yerine getirmek... ancak kadınlar hangi yaşta olursanız onu gösterin tadını çıkarın demek, dev bir sanayinin çökmesi demek. 100 mg'lık kremlere 500 TL verebilme eğilimimize bakarsak, bu trendi bize dayatanın ticari zekası yüksek ve kadın psikolojisini çok iyi çözmüş bir psikoticarist olduğunu anlayabiliriz. 

mesela üzülmek. evet üzülmek. üzgün olduğumuzu kapatmak için neden bu kadar sıkıntı çekiyoruz. öyle ideal bir dünya yaratıldı ki kimse kimseyi üzgün görmüyor. herkes kendi evinde üzülüyor. üzgün olanlar da (ki hemen hemen herkes), insanlar dışarıda çok mutlu ben neden bu kadar üzgünüm diye kendini bir kez daha dövüyor. insanın ruhu evi dağınık olsa da, salonunu hep toplu tutuyor. böylece misafir geldiğinde her şey yolunda gibi gözüküyor, diğer odalara alınmıyor...

oysa ki hayatta hamilelik kiloları kadınları çok güzel gösteriyor,
çizgiler kadınlara botoxtan daha çok yakışıyor,
üzülmek insana mutlu olmanın değerini gösteriyor.

kadınlara zaten her şey çok yakışıyor, 
ama gerçek olmak ve olduğu gibi görünmek daha da çok yakışıyor.

sürekli yaz mevsimi olsaydı,
güneş bahçeyi yakıp kavururdu. mevlana

 



İnsanlar ikiye ayrılır. Kalbinde bir fil oturan insanlar ve kalbinde bir kuş oturan insanlar.

Kalbinde fil oturan insanlar hayatın gerçekleri ile yüzleşmiş insanlardır. Onlar için hayat 'ojemin rengi ile ayakkabımın rengi tutmadı, bu benim için dünyanın sonu', 'erkek arkadaşım bana istediğimden daha az pırlantalı bir yüzük aldı', 'tweet'imi kimse rt etmedi' değildir. Onlar için hayat günlük hayat değildir. Başından itibaren sorgulanan, sorgulansa da anlaşılamayan bir hayattır. Kalbinde fil oturan insanlar yüzeysel olan insanlara hep eleştiriyle bakar gözükür. Aslında onları eleştirmezler, onlara bir yandan gıpta ederler. Çünkü olmak istedikleri aslında o kadar yüzeysel yaşayabilmektir. Gerçekliğe açılan pencereyi kapatabilmektir. Bunu hiçbir zaman yapamazlar. Kalplerindeki fil kendi içlerini yiyip daha da şişmanlar. Daha da yerleşir. O fil ile yaşamak ne kadar zorsa, etrafa karşı kalbinde bir kuş varmış gibi davranmak da bir  o kadar zordur. Kalpteki file korse giydirmektir. Kalplerinde fil olan insanlar her adımlarında çok düşünürler. Çünkü bir şey yapabilmek için kalplerindeki fili yerinden kaldırmak gerekir. Onlar için mutsuzluk olağandır.

Kalplerinde kuş olan insanlar, adı üzerinde kuş gibidir. Özgürdür. Kolay hareket eder. O kuş kişi nereye giderse onunla gelir. Yük olmaz. Mutluluk verir. Pırpır bir kalpleri vardır zaten. Düşünmezler. Bir daha yazıyorum, düşünmezler. Sadece hareket ederler. Düşünmemenin dünyadaki en lüks şey olduğunu bile bilmezler. Anda yaşarlar. Onlar için her şey rahattır. İçsesleri yoktur. Mutluluk olağandır.

Ve insanlardaki bu ikiye ayrılışın bir sonuç paragrafı yoktur. Bu iki ayrı insan tipi ayrı ayrı yaşamaya devam eder. Bu yüzden de yeryüzünde bir dünya yoktur, aslında iki dünya vardır.


Ben artık çirkinim incindim incinmekten, 
kalbimin içinde bir fili, 
Taşıyıp duruyorken gülümsemekten. /fatma şengil süzer



küçükken bazı evlerde aynaların kadife örtülerle örtüldüğünü görüp acaba bu insanlar kendilerini sevmiyorlar mı, neden örtüyorlar derdim. şimdi anladım ki, o aynaların örtülmesinin sebebi, sadece kendini sevecek kadar ego sahibi olmamaktı. aynayı örtmek, kendinden başkalarına da bakabilmek demekti

ben ve leonardo di caprio

onsekiz yaşından önce aşık olmak yasaklanmalı. hoşlanma, flört falan olabilir ama baş edemediğin o aşk duygularıyla insan çok saçmalayabiliyor. ne diyosun kızım, ne alaka ya dediğinizi duyar gibiyim ama bakın önce bir dinleyin.

blue jean dergisinin bir sayısında gördüğüm o yeşil gözlü, havalı saç traşlı, bol gamzeli çocuk olan leonardo di caprio'ya her hey girl gibi ben de aşık olmuştum. yalnız diğer kızlarla aramdaki fark ben leonardo ile bir ilişki yaşadığımızı düşünüyordum. gerçekten. önce leonardo ile cicim aylarımız, sonra klasik rutinleşen ilişki ve en son beni kate winslet'le aldatmasından sonra ayrılığımız. böylesi fırtınalı bir ilişki içimden taşıyordu ama ben yaş ve dönem gereği kendimi alkole, gece çıkmalarına, twitter'dan laf sokmaya veremediğim için bana en yakın kalemi alıyor ve şiir yazıyordum. ilişkimizin her aşamasını anlatan bir şiir yazmışım. kütüphanede bir kitap ararken eski günlüğümü buldum. 

leo'cum ile aşk hikayemizi yazdığım o şiirlerim üzerinden yaşayın, buyrun:

blue jean'de birbirimizi görüp aşık olduğumuz gün yazdığım şiir:

ilk görüşte aşka inanır mısın?
bence artık inanırsın.
bence tanışmamızı kader istedi.
ben de seni yine görmek isterim.

leonardo'nun bize taşındığında (yani duvarıma posterlerini astığımda) yazdığım şiir:

senin yerin benim yanım,
şaka olarak de bana hanım,
saçlarını bi kere de ben tararım,
canım, canım, canım.

leonardo'yu annemle tanıştırdığımda (anne sana aşık olduğum çocuğu göstercem dediğimde) yazdığım şiir:

herkes bilsin istiyorum,
herkes görsün istiyorum,
ama sana bakanlar,
bir anda kör olsun istiyorum.

ilişkimize ara verdiğimiz dönemde yazdığım şiir:

sensiz kimsesiz,
gözlerimde yaşlar her yer sessiz,
senden kalanlar ve biz,
yaprak ve dikendik ikimiz,
şimdi çıplak kaldı gül bizsiz.

umudumu kesip falcılara koştuğum dönemdeki şiir:

bütün fallarımdan
nefret ediyor çıkıyor gerçekten içinden 
bu mu geçiyor?

ilişkimiz sallantıda:

kalbimi kırıyorsun,
tamir edilemez bir halde,
parçalarını toplamak çok zor oluyor,
ya da yedek parçası türkiye'de yok.

kate winslet ile beraber olduğunu öğrenmişim, tutmayın küçük ergeni şiiri:

yine hüzünlü bir akşamda
senden ayrı kalmanın korkusuyla,
yatıyorum yatağıma,
bütün hayeller baş ucumda.
neden benimle değil de onunla berabersin?
benim kocaman kalbim yerine
neden sana küçücük sevgisini versin
büyük  bir boşluğun içindesin ama
yeterli değil bakışlar yaşamama

aldatılmak kolay atlatılmıyor şiiri:

nasıl oldu sana böyle güvendim,
nasıl oldu seni bu kadar sevdim,
sahteymiş her halin fark edemedim,
adını anmaya utanıyorum.

kendimi toplama şiirim:

arkanı dön ve bak,
bıraktığın gibi bulamadın değil mi,
artık seni tanıyorum,
olması gerektiği gibi.

işte üç aylık aşkımız leo'nun beni aldatması ile son buldu. 
olsun her ilişki insanı olgunlaştırıyor. hoşçakal leo.








uzun öpücüğün cilası, o sondaki kısa öpücük.

hiçbir yıldızın yörüngesine girmeyen başıboş serseri bi gezegen keşfedilmiş. bağlanma problemi olan adamların nereli olduğu anlaşıldı.

Günaydın mesajı sadece 'günaydın' değil, aynı zamanda 'uyandığımda seni düşünüyorum' demektir.

Günaydın sabah onlarca kıyafet deneyip , sonunda ilk denedikleri ile evden çıkanlar. Siz kaç dakika geç kaldınız?

kötü kararlardan, iyi hikayeler çıkar.

Kadınlar ağlayınca kendini daha iyi hisseder. Çünkü gözyaşlarının kaldırma kuvveti vardır.


Kıvırcık saç seven erkek, kendine dayatılan tektip kadın modelinin dışına çıkabilen, hayal gücünü kullanabilen erkektir.

bi insanın, başka bi insana sakladığı bi bakışı vardır.
ilk görüşte aşk dedikleri,
o bakışta saklıdır...


çıngıraklı burcu

geçen gün biyerde okudum ya da dinledim bilmiyorum. bilinçaltım saat 18:00 metrobüsü sevgili günlük, eskisi gibi kendi isteğime göre modifiye ettiğim bir fiat 500 değil. insanların çalıştığı-ürettiği şey hediye olabiliyorsa, ne hediye alsam diye düşünmekten bayağı yırtıyormuş. mesela tekstilci bi arkadaşı varmış onun herkese en az sattığı çizgili gömleklerden hediye edermiş, ressam bir arkadaşı varmış satılmayan tablolarını götürürmüş doğum günü hediyesi olarak. bugün de benim taaa sıfır yaşımdan (doğduğumda bir yaşında mıydım haa) beri arkadaşım olan; beraber memeyi bıraktığımız, beraber uzadığımız, beraber sınıfın en kısası olduğumuz çıngıraklı burcu'mun doğum günü. hediyesi de bu yazı olsun, haha.

yeni mis paragrafıma bir klişe ile başlayayım, hep birbirimize dedik yaşadıklarımızı yazsak roman olur diye. sonra ne o yazdı, ne de ben. işte ben naçizane şimdi yazmaya çalışacağım "yaşadıklarımızı yazdım, bir sayfalık blog yazısı oldu"yu geçemeyecek. sonra, burcu ile yaşadığımız hikayeler benim peşimi bırakır mı o zaman diyeceğim? aslı-burcu sorarım size, onca rastlantı, onca aşk, onca ihtiraslı şeyi ben size bu kelimeler ile anlatılsın diye mi yaşattım diyecek hikayelerimiz. ordan da hikayeler bize küsüp, karmamızı da kışkırtırsa o zaman lanetlendiğimizin resmi.

daha yeni paragrafa başlayayım, bir önceki sonu seyirciye bırakılmış filmler gibi sıkıcı bitti. burcu ile aile ağacımızı üşenmeyip çıkarsak, onun halası benim teyzem, benim anneannem onun dayısının kızı, erkek kuzenim de onun kız kuzeni falan çıkabilir, öyle garip bağlantılarımız var. annelerimizin isimleri, aysun-füsun, babalarımızın isimleri kamuran-numan. halalarımızın ismi şükran. anneannelerimiz arkadaş, babaannelerimiz arkadaş. annelerimiz aynı anda hamile kalmış, o benden 7 gün önce yani bugün doğmuş (doğum günüm bir hafta sonra hediye ile ilgilenenleri buraya alabilirim.) annelerimiz hamileyken biz arkadaş olalım diye karınlarını tokuşturuyormuş. anne karnından da bağlantı kuruyormuşuz yani. o zamanlar cinsiyet öğrenme falan yok tabi, kız olduğumuzu ilk birbirimize söylemişiz. hep arkadaş olma sözünü orada vermişiz burcu'yla. karın kertmesiyiz.

sonra bir yedi sene ne olduğunu ben de hatırlamıyorum sevgili günlük. ama bir gün bir baktım, anneannelerimiz elimizden tutmuş bizi ilkokula yazdırıyor. bak diyor anneannem, sakın ağlamayın siz. berabersiniz. hep arkadaş olun, birbirinize iyi bakın. burcu daha kolay adapte oluyor okula. benim derin bi yaram var o zamanlar, babamı yeni kaybetmişim. babam beni omuzlarında taşırken, ben babamın artık olmayışını omuzlarımda taşımak zorunda kalmışım. botlarım ağır. o yüzden burcu biraz daha çocuk okulda, daha mutlu. ben mutluluğu daha çok bir günah olarak görüyorum. ama burcu'nun çocuk olması, beni de çocuk kılıyor. bir süre sonra bakıyorum, benim de tek derdim tuhafiyeye gidip üçgen oynamak için en havalı lastiği almak, öğretmenin oğlundan hoşlanmak ya da dirseklerimdeki kabukları koparmaktan aldığım garip haz olmuş.

sınıfın en kısasıyız burcu'yla. 10 yaşında boyumuz 1.25 kilomuz da 25. en kısa olmak demek halk oyunlarında en uçta olmak demek. kafaya takmıyoruz ama. ne de olsa tek değiliz. aslı-burcu olarak anılıyoruz çevrelerce. adımız yalnız telaffuz edilmiyor. en büyük zevkimiz sarıyer sahile çıkıp, aynı kıyafetleri giyip, insanların bize aa siz ikiz misiniz diye sorması. inanılmaz bir keyif alıyoruz bundan. kardeş gibi hissediyoruz zaten, çevrelerce de bunun öngörülmesini istiyoruz. ilkokul mezuniyetimizde de, yine aynı kıyafetleri giyip ajlan-mine oluyoruz.

beni iyileştiriyor burcu. ilkokul boyunca hep koruyor, kolluyor. kimselere laf ettirmiyor. o yüzden adı çıngıraklı burcu. hakkını, sevdiğini sonuna kadar savunduğu için. hiç susmadığı doğruları insanın yüzüne yüzüne söylediği için. böyle güçlü kadın çizdim kafanızda heybetli biri canlanmasın. minicik bir de. bir arkadaşımız bi seferinde "burcu sen adamı yersin" demişti. işte çok yiyip de hiç göstermeyenlerden.

sonra ortaokul yıllarımız geliyor. ben yatılı okula gidiyorum. hiç kopmuyoruz ama. her gören aa siz hala ayrılmadınız mı diyor (hala da diyorlar.) en uzun ve en ihtiraslı ilişkim burcu benim, ayrılmayı düşünmüyoruz.  yazarken ne kolay, yaşarken ne zor lafını şu an yazacağım ve bir cümlede sönen şeyler için söylüyorum sevgili günlük. benim minnoş burcu'mun babasını da, o onaltı yaşındayken benim babamla aynı lanet hastalıktan kaybediyoruz. bu sefer onun yanında olma sırası bende. bazen sabahlara kadar oturup hayatı, kaderi sorguluyoruz. küsüyoruz, kızıyoruz. bazen de olanları birbirimizle yaşadığımız için şanslı hissediyoruz. bardağın yarısı dolu tarafı o oluyor, başka bir bardağın da yarısı dolu tarafı ben oluyorum. bir bardak boş kalıyor belki ama, bir bardak da biz beraberken tam dolu oluyor. inkar etmeyi bırakıyoruz, su oluyoruz. olduğumuz bardağın şeklini alıyoruz ve alışıyoruz.

tüm bu birikimlerin acısını çıkaracak kadar güzel bir gençlik yaşıyoruz burcu'yla. çok eğleniyoruz, çok aşık oluyoruz, çok ağlıyoruz, ama bunların hepsini birbirimizin ve annelerimizin omzunda yapıyoruz. (yalnız burcu ile gençliğimiz sana iyi malzeme verir sevgili günlük, bir ara onun da yazılmasına...) annelerimiz bizi özgür bıraktıkça, biz daha da doğru bir yoldan gidiyoruz. hiç yalan söylemiyoruz onlara mesela. içimiz hep ferah. bu yüzden belki gençliğimiz çocukluğumuzu iyileştiriyor. bir de tabi çevremizde sürekli aralarındaki bağlara denizci düğümü atan kocaman bir ailemiz var.  onun annesinin erkek kardeşi yok. benim de annemin kız kardeşi yok. dayıma dayı, dedeme dede diyor burcu. ben de onun teyzelerine teyze. birlikte olunca burcu'yla bizim her şeyimiz oluyor.

şimdi burcu ile 29 yaşına basıyoruz. 30'umuza yürüyen merdiven dayıyoruz. o benim hep ama hep küçük kardeşim olarak kalacak. onu zaman kadar seviyorum, onunla hep çocuk kalıyorum. burcu'yla ilkokulda istop oynarken, havaya topu attık ve o top hala düşmedi. biliyorum.